CUMHURİYET'TEN GAMZE AKDEMİR'İN SÖYLEŞİ SORULARI ve ERENDİZ ATASÜ'nün YANITLARI

1- Güneş, Doğan, Ali, sarı saçlı şair... Hepsinin sevgiye, aşka yaklaşımları bambaşka... Sonradan atılacağı bir üniversitede akademisyen olan Güneş'e göre sevmek, çok doğal, çok yalın bir ihtiyaç... Aşka aşık... Erkeğini yitirmekten ödü kopuyor... Erkeğine uyabilme uğruna benliğini kesip biçmeye hazır... Onun kadını olmaktan hoşnut, onun sessizce acı çeken mert kişiliğini seviyor... Tek Doğan onu sevsindi her şeye razı... İstediği sonucu da alamıyor ya hiç... Kaybetme korkusu kaybettiği ikiz kızkardeşinin acısıyla harman... Doğan ile çok farklı, az aynılar... Sevgi bağı, Doğan'ın nadiren ve zorla dışavurabildiği şefkat duygusu bu farklılıkları öteletiyor en azından bir süre ta ki Doğan hapse girene ve onu oradan kısa bir mektupla terk edene kadar... 80 darbesi günü Güneş kalbine de bir darbe yiyor, o gün onun adım adım hapsi giden Doğan'ı asıl kaybettiği gün... Acının üzerinden tank gibi geçip gittiği gün... Yıllar sonra sarı saçlı şair bir adamı da sevecek ama... Evli çocuklu sarışın, ikinci gel-gitli ilişkisinin baş kişisi Şair de pek bir dönüşmeye teşne... Öyle ki yakılan aydınlara duygusuz yaklaşımı mide midesini bulandırır ve ilişkisini bitirtir, arkasına bakmadan çeker gider Güneş... Sevgi, aşk anlayışlarının, yaklaşımlarının apayrılığına bakılınca neredeyse toplumsal farklılıklar yanında ne ki dedirtiyor... Bu apayrılık romanda üstüne üstüne gidilerek vurguladığınız bir nokta diyebilir miyiz?

2- Güneş Saygılı'nın yazarlığı... Gölgeler, kargaşalar, hayatın gel-gitleri arasında evriliyor sessizce, çok bağırmadan, içselden tevazuyla dışavurarak ve ustalaşarak değil mi? Doğan'ın şiiri bıraktığı sıralara denk geliyor edebiyat tarihinde belli bir yer edinmesini sağlayan ve üç beş kitapla sınırlı kalan yazarlığı... Kadın olduğu için dünyadan özür dilemeyen bir söylemi var bu metinlerin. Yazarken ne kadın olduğunu unutuyor ne de erkeklere kendini kanıtlamaya uğraşıyor ne de kadın hakları derken suyunu çıkarıyor işin. “Onun zaafı belki de yeni Türk edebiyatının zaafıydı. Günümüz insanını çözümleyecek yeni bir biçem yaratamamasıydı” diye yazıyorsunuz romanda. Bu, kitabın ortaya koyduğu önemli bir başka sorunsal belki biraz geri planında yer alsa da... Anlatır mısınız Güneş Saygılı-Erendiz Atasü hattında bu açıyı?

3- İçindeki şarkıyı köyden kente 9 yaşındayken göçtüklerinde yitirmiş, geniş yemyeşil çayırlardan klostrofobik kent darlıklarına hapsolmuş o gün bugündür... Doğan'a göre sevgi asılsız bir rivayet... Bedensel hazla daha ilgili... Bunun için ki Güneş çoğu kez bir gövde oluyor onun için... Şiir içinde yakılmayı bekleyen ve sonraları hayli askıya alacağı bir ışık... Özgürlük, seçenek, katılım, sorumluluk alfabesinin ve şiirinin has sözcükleri... Baskı denen güce aşina... Güneş ile aralarındaki fark siyaseten değilse de (ki ikisi Hiçbir zaman tam anlamıyla yoldaş olmuyorlar Doğan izin vermiyor buna, uzak tutuyor Güneş'i bile isteye korumak adına) yer yer uçurum boyutuna ulaşabiliyor... Teknik Elemanlar Derneğinin istemeye istemeye başına gelmiş... Hırslı değil, idealist... Derneğin Özgürlük Yolu adlı görüşün destekleyicilerince başa getiriliyor ama onların genel bakış açısını paylaşsa da yöntemde uyuşamıyor... Devrimi kesinlikle istiyor ama nasıl yapılması gerektiğini bilemiyor... Güneş ile derneksel tepkileri ortak ama tepkiyi harekete geçiren içsel düzenleri farklı. Bu nedenle özdeşmeleri kısmı ve sınırlı pek farkında olmasalar da... Güneş'i terk etmesinin altında baş koyduğu bir yolun, ideolojinin ve dönemin yangın ortamının karakterinde yarattığı geri dönüşsüz örseleri olduğu aşikar... Sevip sevmediği net değilse de yazdığınız gibi Güneş Saygılı'yı kalbine bir çivi gibi çakmış ve çivinin sızısını sevdiği kesin... Hapisten de devrime inancının gücünden pek bir şey eksiltmeden çıkıyor birçok yoldaşının aksine... Çözülmüyor asla ama siyasi görüşündeki çelişki ise sürüyor bir anlamda... Devrime inanmak ve devrimcilere inancını yitirmek cehenneminde... İtiraf edemese de halka inancını da yitirmiş... En önemlisi de bir devrimci olarak kendisine olan inancını yitirmiş... Doğru düzgün ve “türü tükenmeye yüz tutmuş, pek çok açıdan da cins” bir adam bu... Ama öyküsü içindeki o sessiz fırtınada herkesinkinden daha geniş ve daha derin aslında, Güneş Saygılı'dan rol çalıyor paşa paşa! Değli mi diyerek bağlamalı soruyu, artık yanıt bekleme zamanı yoksa devam edeceğim gibi görünüyor...

4- Oda... Üç aşağı beş yukarı hep aynı, odanın dışındaki dünya ise çöpe, cangıla, virüse meyletmiş... Oda geçmiş, oda muhafaza edilen, kilitli bir ruh kutusu gibi... Oda zamanın donma noktası... Oda sessiz (!) bir vaha... 35 yıl sonra bile Güneş ile Doğan'ın buluştukları zamanın donduğu oda, o herşeyin nasıl da aynı olduğu oda... Oda'yı anlatır mısınız, romanın eklemindeki ve Güneş'in hücrelerindeki lügatını açar mısınız ilk soruda?

5- Virüsleri kıvıl kıvıl yapan uygun sıcaklıktaki ortamı besleyen ana damar... Kaygısız abdalların yerini kaygısız aymazlara devreden, 1970'lerden bu yana salgın hastalık gibi yayılan ve yalan ile bileşik bir damar bu... Yanı sıra Sol onlara ne vaat edebilirdi sorgulaması mesela kapıcı Hasan ve karısı Müberra'ya... Sol'un ıskaladıkları, ideolojisinin yabancı kalması bu ve/veya... Getirir misiniz devamını, ne denebilir Güneş ile Doğan gibi milyonların da muzdarip oldukları bu ve/veya'ya? Hele ki romanda Güneş'in yaşlılığındaki, dev cangıl yorgunu zihnindeki o acıta acıta içselleşen sorgulamalarına ilişkin durum tespiti de çarpıcı: “Gençken, o zamanlar dev bir amaç için didinen karıncalar gibiydiler, ülke yönetimi onlara karşı idi; ama, dünyanın dört bir yanı onlar gibi çabalayan milyonlarca insan kaynıyordu; tarihin rüzgârı arkalarındaydı; yönleri belliydi. Şimdiyse rüzgar tersine dönmüştü."

6- Kapıcı evreni de romanda hem çarkın raconuna tam uyum sağlayarak dönüşen bir kesimi hem de kısmen özünü koruyan saf, yalın köylü düsturunu imliyor yine ehilce... Hasan'ın kapıcı babasından miras kalmış ve düzene bir tamam ayak uydurmasına, farkında olmadan içselleştirmesine koltuk çıkmış, ölüm hak miras helalci duyarsız bir tevekkülle harman o paragöz ruhu ise acı bir tezat olarak satırlarda... Gün gelecek Güneş, Maraş Katliamını haklı olarak unutamayan Alevi kapıcı ailesini, siyasal mücadelede doğal müttefiki bilecekti... Vuruşmadan teslim olmayız ortak düsturunu benimseyerek ve zaman zaman iki kadın birbirlerine güç verirce yineleyerek... Bu dayanışma, can birliği, insan birliğini anlatır mısınız aksinin geçmişte ve yazık ki günümüzde sinsi sinsi tezahüre meylettiği düşünülürse?

7- Özgürlük Yolu'nun saygı duyulan ağabeylerinden İlhami Başoğlu... O nasıl bir metafor, kimlik veya eşik hem Sol'un hem Güneş Saygılı'nın hayatında?

8- İlhami Başoğlu'nun Türk kurulu düzenine ilişkin söyledikleri, değerlendirmeleri de müthiş! Bu soruyu sizin aracılığınızla ona yöneltmek istiyorum. Anlat İlhami ağabey bu “devrim teşebbüslerinin sonuç alabilmesi için, topyekün bir alt üst oluş mu gerekli ve Türk kurulu düzeni sanıldığından daha çok sağlam ve akıllı mıdır sahi?

9- Aleviler üstüne oynanan oyunlar da dile getiriliyor metinlerde, katliamlar, çatır çatır yanan otel duvarlarından sızıyor çığlıkları insanların, ve dışarda o insan olmayan yakanların salyalarının tinerli doğası... Yine Başoğlu'ndan bir alıntı açmanızı rica ederek, "Cumhuriyetin, Anadolu ulusçuluğundan, sonradan hepten çığrından çıkacak Türk milliyetçiliğine kaymasının kök nedeni budur. Devletin Alevi karşıtlığını değerlendirirken, iyi anlamamız gerekli bir nokta, bu ülkede aşırı milliyetçiliğin dincilikle sıkı bağlantılı olduğudur. (...) 1980 sonrası Milliyetçiliğe yeni bir işlev bulunmuştur: Sosyalistleri kahretmek! İşte bu aşamada, milliyetçiliğe yapılan dincilik aşısı tutmuştur."

10- Sonra Sosyalist kimlik ve Alevi kimlik buluşması, bağdaşması... Suni sebeplerle ve sinsi hesaplarla körüklenen Alevi-Sünni geriliminin neleri perdelemek adına yaratıldığını da okuyoruz satırlarda. Cangılın vahşi patronlarının devası azı dişlerinin arasına kafeslenmiş emekçinin arada kaynayan hakları mesela... İşsizlik, zemini kayan demokrasi... "Kökenlerimize hapsolmayalım arkadaşlar! Darlıktan hayır gelmez. Ne varsa genişlikte var. Bu şehirde Maraş 1978'deki gibi utanç verici, kahredici, caniyane bir plan yürürlüğe konursa günün birinde, bilin ki o plana alet olacak kıyıcılığın en birinci kimliği, cehalet ve işsizliğin kısır toprağında bir diken ormanı gibi büyümüş, kör ve saldırgan bağnazlıktır!"

11- Çöken şehrin iliklerinde toprağın bile artık korumayı reddettiği virüsleri salıvermesi, firar sevincindeki virüslerin şehrin can damarlarındaki istilası... Romana koşut çökmeye uygun adım ilerleyen şehrin can çekişini de dönüşümün bir nevi kronolojik eşikleri eşliğinde okuyoruz kısa, kesin, acı metinler bütününde... Okurun bilincine yumruk gibi çarpıp o metinleri değerlendirir misiniz son soruda?

Teşekkür ve Saygılarımla
Gamze Akdemir
Cumhuriyet

1) Kişinin bulunduğu ortam elbette onun kişisel ilişkilerine yansır. Solun iç sorunlarının izlerine, andığınız ilişkilerde elbette rastlanacaktır. Ancak, yakın ilişkiler, sevda ilişkisi, evlilik vs. iki kişilik yapısını birbirinin karşısında tamamen çıplak bırakan süreçlerdir. İdeolojinin altında nasıl bir insan var? Önemli olan bu. Aşkın gözü kördür, derler ki doğrudur. Aslında insan aşık olduğu kişinin ciğerini öğrenir bu süreçte. Ama kendi kendini yanılsamalarıyla, boş ümitleriyle körleştirir. Aşkın gözü kördür de yazarın gözleri açık olmalıdır. Romanı yazarken üzerinde durduğum nokta budur: Kişileri, ilişkileri derinlemesine görebilmek. Ne Doğan, ne Güneş, ne Ali, ne Şair çekirdekten sosyalist! Sosyalist aile yapılarından gelmiyorlar. İdeolojilerini seçerken, kişilik yapıları çoktan oluşmuş. Romandaki bütün karakterlerin davranışlarında ve ilişkilerinde asıl belirleyici olan, köklendikleri aile yapılarının ve sınıfsal kökenlerinin –ki kişilik oluşumunda yapı taşlarıdır bunlar- süren etkileridir. Karakterleri oluştururken eskil bilgeliklerin ne kadar doğru olduğuna bir kez daha şaşırdım. Davul bile dengi dengine çalar, derler ya… Ali Güneş'in hayatında tesadüfen etkili oluyor; yoksa Güneş'te iz bırakan bir kimse değil. Ama Doğan ve sonra Şair'le yaşananlar çok daha önemli. Bu son iki ilişkide de dikkat ederseniz sınıfsal köken ayrılığının çektiği sınır bir türlü aşılamıyor, sosyalistler arasında bile. Dostlukta aşılan, sıra kadın –erkek ilişkisine gelince, feodal önyargılarla kenetlenip aşılmazlaşıyor.. Gerek Doğan'la gerek Şair'le Güneş'in ilişkisini içten içe çürüten, işte bu aşılamama hali.
Türkiye'ye dair, yüzeysel olmayan bir hikaye anlatmaksa muradınız, ki benim amacım budur, siyasete bulaşmadan yazamazsınız. Bu roman, bir çok siyasal çağrışım içermekte; ancak, temelde, bir kadından beklenen hayat tarzının dışında yaşamaya cüret etmiş Güneş Saygılı'nın, kendi ailesi, mensup olduğu toplumsal sınıf ve seçtiği ideolojideki düşünce yoldaşları tarafından nasıl yalnız bırakıldığının hikayesi, elbette.

2) Güneş'in orta yaşında yazarlığa soyunması doğrusu pek işime geldi. Böylece, gerek günümüz edebiyatının – gerek edebi metinler olarak, gerek bu metinlerin can bulduğu, yayımlandığı ve okunduğu fiziksel ve kültürel ortamlar olarak- kimi kafa kurcalayan yanlarını tartışma imkanı doğdu. Roman türü, ruhsal derinliği olan kişilerin birbirleriyle ve toplumla girdikleri ilişkileri, çatışmaları irdeleyen bir edebi türdür. Günümüz dünyası ( yalnızca bizim ülkemiz değil gezegenin her yanı) anlık çıkarına ve anlık zevklerine odaklı, anlık çıkar ve zevklerin uzun erimde zarar ve ıstırap getirebileceğini görebilmekten aciz robot-insanlar üretmeye yönelmiş, hızlı ve yüzeysel bir panayırdan ibaret, ne yazık ki. Roman türü bu insanı anlatmak için çok da elverişli değil. Belki başka, yepyeni bir roman biçimi icat edebilmeli insanlık, ya da yepyeni bir edebi tür.

3) Doğan, ilginç bir karakter; onun romanı yazılabilir, yazıldı da gördüğünüz gibi. Ruhsal yapısı derin, çelişkili ve çalkantılı, dıştan hiç belli olmasa da. Belki hep kısıtlı koşullarda yaşadığından rahat ona batıyor, diyebilir miyiz? Tedirgin bir adam. Kararsız, diyemeyiz ona. Doğru bildiğini yapıyor ve doğru yapıyor, hayatın bir çok alanında –kadınlarla ilişkileri dışında. Ve Güneş'le ilişkisi bir uzun kararsızlık gibi. Sebep, demin vurguladığım sınıfsal fark ve Doğan'ın bu farkın aşırı derecede farkında olması. Devrimciliğine gelince. Devrimi istiyor da, kişilik yapısı şiddet yöntemlerini uygulayabilecek sertlikten yoksun. Katı duruşuna rağmen, çok merhametli bir damarı var. Böylece, bu bağlamda da alttan alta süren bir kararsızlık söz konusu. Ülke koşulları da onun bir devrimci olarak -deyim yerindeyse- "pişmesine" olanak tanımıyor; darbe oluyor ve Doğan kendini hapiste buluyor. Sonraki yıllarda, çıkarcılıktan uzak, dürüst yapısı, yükselen değerlere gönül vermesini engelliyor. Siyasi düşünce düzleminde, darbeden önce ne idiyse, darbeden sonra da o olmaya devam ediyor.

4) Oda, yani Güneş'in anne- babasının konuk odası, onlar öldükten sonra Güneş Saygılı'nın yazı odası, mali açıdan orta halli, Cumhuriyet değerlerini benimsemiş, maddi zenginliği değil, kültürel zenginliği önemsemiş bir aile ortamını temsil ediyor. Bir burjuva ailesi diyemeyeceğim. Batının sosyal değişim tarihiyle bizimkisi örtüşmediği için, Batının terimleriyle bizdeki durumlar da çakışmamakta. "Burjuva" sözcüğünün çağrıştırdığı parasal ilişkiler, değerler ve değersizlikler, çıkar düzenleri, bu odaya uğramamış. Ama aynı sözcüğün kültürel düzey ve yerleşiklik çağrışımları bağlamında, evet bir burjuva odası. Güven yanılsaması vermesi açısından da bir burjuva odası. Bakınız "güven" demiyorum, "güven yanılsaması" diyorum. Günümüzün sürekliliği dışlayan hızlı değişimler curcunasında odanın tutunacak dal arayan insanları dinginleştirebilmesi bu yüzden. Öte yandan oda da değişmiştir ve hiç de sağlam bir zeminde durmamaktadır. Şehirdeki fiziksel ve ahlaki çürüme, odanın bulunduğu binayı altan alta kemirmektedir. Oda, bir anlamda, Doğan'a ve Şair'e bir sığınak vaad ederken, onları boğan bir kapalı mekan; başka bir anlamda ise günümüzün kokuşmuş koşullarında, ekşiyip köpüren zehirli bir sıvının içinde sönmeye yargılı olduğunu bile bile son ana kadar kendini korumaya azimli yalnız bir damlacıktır.

5) Dünya ne yazık ki neoliberalizm çılgınlığına büyük ölçüde gönüllü teslim oldu. Yok oluşa doğru hızla inen bir eğik düzlemde yuvarlanıyoruz. Kimi ülkeler ise, Irak örneğindeki gibi dıştan vuran şiddet müdahaleleriyle küreselleşme denen sürecin çemberine alındılar. Her yan, kan gölü. Varsıllar, paranın verdiği yanıltıcı güven duygusuyla kendilerine bir şey olmayacağı kanısındalar. Dünyanın bir çok yerinde, hoşnutsuz kitleler tepkilerini dile getiriyorlar ise de ortak bir hedeften ve örgütlülükten yoksunlar; parsayı örgütlenme becerisi yüksek olan dinci bağnazlık topluyor, her yerde. Bizde ise suskunluk hakim. Yoksullar, kitle iletişim araçlarının küçümsenemez katkısıyla, varsıllara özeniyorlar ve bir gün talihin yüzlerine güleceği umuduyla oyalanıyorlar. Düşünsel akımlar dahi, ırksal köken, bölgesel kimlik, tarikat örgütlenmesi gibi kitleleri büsbütün bölen, aralarındaki doğal çatlakların üstünden köprü kurabilecekken, bu çatlaklara düşüp boğulmalarına yol açan, Freud'un "dar grup narsizmi" diye isimlendirdiği rahatsızlığa yakalanmış. Durum iç açıcı hiç değil. Gerçekçi umutlar, hayallerden değil, gerçekliğin tüm katmanlarının idrak edilmesinden doğabilecektir, ancak. Bunları hep biliyoruz, demek boş laftır. İşitmek ve idrak etmek farklı şeylerdir.

6) Kadınlar arasındaki dostluğun içtenliğine inanırım, yaşamın -deyim yerindeyse- "gözüme soktuğu" onca ters örneğe rağmen. Olumlu örneklere inanmayı yeğlerim, çünkü kadınların dostluğu boş bir hayal değildir ve paylaşılan yaşanmışlıklara dayanır. Farklı çevrelerden gelen iki kadın –habis özellikler barındırmıyorlarsa kişiliklerinde- kadın olmanın ortak yanlarına dayanarak sağlam dostluklar kurabilirler. Güneş'le kapıcı Zehra'nın dostluğu da böyle. Sevgililerle aşılamayan sınıf engeli bu iki kadın arasında büyük ölçüde aşılmıştır. Tümüyle değil, büyük ölçüde. Romanın bir yerinde, dostluklarının bir "düstur"unun eğitimsiz Zehra'nın eğitimli Güneş'i eleştirmemesi olduğu kayıtlıdır.
Tabi başka bağlar da var aralarında. Zehra Alevi. "Türk solu"nun, Türk solu olduğu günlerde, solcu aydınların halk katmanları arasındaki doğal müttefiki Alevilerdi. Üstelik iki kadın da yalnız. Güneş her anlamda yalnız. Zehra ise kalabalık ailesinin içinde yalnız. Güneş, Zehra'nın ne düşündüğüne ne söylediğine sahici bir değer veren ilk ve tek insan.
Zehra öldükten sonra kapıcılığı devir alan oğlu Hasan ise, aslında hiç kötü bir çocuk değil. On beş yıl önce doğsaydı, onu da solcu gençler arasında görecektik. Hasan yaşadığı dönemin, "kuralsız ticaretin" damgasını taşıyor. Dönemin rüzgarlarına karşı durması beklenemez, çünkü donanımsız ve yoksul. Ancak mücadeleci ve çalışkan. Kapıcı dairesinde pinekleyeceğine, taşeron ağlarına eklemlenip emek sömürücülerine katılıyor, gemisini kurtaran kaptan örneği. Ama gemisini kurtaramıyor tabi. Şom ağızlılık etmek istemem ama, ürettiğinden çok tüketen bir ülkede, sonuçta hiç kimse gemisini kurtaramayabilir.

7) İlhami Başoğlu, sözcüğün gerçek anlamıyla bir sosyalist. Yani postmodern bir çeşitleme değil. Sosyalist olmanın çok çilesini çekmiş, akademik kariyeri bitirilmiş ve hapis yatmış. Dünyayı sınıfsal bakış açısıyla kavrıyor, emek-sermaye ekseninde değerlendiriyor. 1989 ve özellikle de 1991 den sonra dünya solunda saptanan eksen kaymasına uğramıyor İlhami bey. Dolayısıyla moda deyimle "dinazor". Hep bildiğimiz şey, reel sosyalist rejimler çöktükten sonra, dünyanın sermaye çevreleri, dünya sosyalistlerine kucak açtı, sınıfsal bakış açılarını unutmaları ve " kimlik siyasetleri"ne omuz vermeleri koşuluyla. İlhami bey bu alış verişe kapılmıyor. O nedenle de kenarda kalmışlığı ve yoksulluğu bitmek bilmiyor.. Güneş'le İlhami bey, görüşleri tas tamam örtüşmese de, çıkar peşinde koşmayan, içtenlikli insanlar olarak saygılı bir dostluğu hep sürdürüyorlar. İlhami bey, yetiştirdiği gerçek değerleri hırpalamaktan bir türlü vaz geçemeyen ve benim de hala sevmekten vaz geçemediğim hem zalim hem mazlum ülkemin aydın kıyımından kurtulamıyor ve belki Sivas katliamında belki başka bir acı olayda can veriyor. Şehrin adını neden koymadınız, derseniz; koymadım, çünkü her an benzer olaylarla karşılaşabileceğimizi düşünüyorum. Böyle olayların faturası sadece şu gruba ya da bu gruba çıkartılamaz. Sorumluluk tüm ülkenin üstündedir. "Sivas" ne sadece canilerin suçudur, ne de canileri basiretsizce seyreden görevlilerin. Yaratan, üreten, kültüre katkıda bulunan insanlara halkımız yakınlık duysaydı, onları sporcuları ya da pop sanatçılarını benimsediği kadar benimseseydi, o kibritler o kadar kolay çakılamaz, görevlilerin şaşkınlığı bu kadar uzun sürmezdi.

8) Tarih büyük devrimlerin tam bir alt üst oluşa koşut ya da böyle bir altüst oluşun hemen ertesinde gerçekleştiğini gösteriyor. İlerde dünya tarihi neler getirir bilemiyorum. İlhami Başoğlu da bilemiyor, doğal ki…

9) Alıntı yeterince açık, sanıyorum. Günümüzün egemen ideolojisi neoliberalizm, doymak bilmiyor, başka görüşlere tahammülü yok; yani demokratik filan değil. Önce çıkar sağlayarak, olmazsa şiddete baş vurarak, halkları, halk kesimlerini, ülkeleri kendi egemenliğine almayı hedefliyor. Bu bağlamda, Aleviler de benim söyleme tarzımla baştan çıkartılmaya çalışılıyor tabi. Ama, ulusumuzun en aydınlık kesimlerinden bir olan Alevilerin, dincilikle kol kola girmiş neoliberalizmin (nam-ı diğer yeni emperyalizmin) Orta Doğu'daki oyunlarına gelmeyecek denli bilinçli olduğunu düşünüyorum.

10) İlhami Başoğlu'na katılıyorum.

11) Türkiye'de bilimsel düşünce, yönetimde, örgütlenmede ve denetimde neredeyse tamamen terk edilmiş durumda. Çıkarcılık, kadercilik ve cehalet ağlarını örüyor. Ülkemizin, insanlarımızın başına gelen yol ve iş kazalarında ve doğal afetlerdeki zayiat akıllara durgunluk verici boyutlarda. Ve asla ders alınmıyor. Biliyorsunuz ben fen kökenliyim. Aslen eczacıyım. Sağlığı ilgilendiren konulardaki savrukluk bana acı veriyor. Gerçekten endişeleniyorum. Ankara'nın, İstanbul'un sokakları çöp yığınları altında çürüyor. Yaz günleri sokakları dolduran kanalizasyon kokularını kentliler kanıksamış. Böyle gelmiş ama bir gün böyle gitmeyebilir! İnsan organizması dayanıklı olduğu kadar kırılgandır da. Doğa nasıl çarpık kentleşmeyi doğal afetlerle, depremle, sel ile bize ödetiyorsa, kentlerimiz de de onları pislik içinde bırakmamızı gün gelir salgınlarla bize ödetir.

tasarım ve uygulama: tley
Erendiz Atasü'nün Özgeçmişi Erendiz Atasü'nün Yapıtları Erendiz Atasü'nün Türkçe Antolojilerde Yer Alan Yapıtları Erendiz Atasü'nün Çevrilmiş Yapıtları Erendiz Atasü'nün Yapıtları Üstüne Çalışmalar Erendiz Atasü'yle Yapılan Röportajlar Erendiz Atasü'nün Özyaşamsal Çalışmaları Erendiz Atasü'nün Kadın Edebiyatı Konusundaki Görüşleri İletişim Ana Sayfa